eskişehir, şarap, carpe diem bar, ev, komünite, pokhara,namaste, asmalimescid, lahore, kisir, baykus muzik...

11.5.08

Atina & Selanik (Athens&Thessloniki)

Selanik

Portekiz'den sonra Yunanistan’a doğru yol alıyoruz. Bu sefer yine karayolu ile yaklaşık 1000 km (dönüşü de katarsak 2000 km). İlk durak Selanik, İzmir’i gören her insanin verdiği gibi biz de hemen ayni tepkiyi verdik tabiiki; “aaa İzmir’in aynısı, bak burası konak hatta ” Şehrin sakinliğinin ve planlamasının bile bu kadar benzediğini tahmin etmemiştik. Gece doğru kalacağımız arkadaşlarımızın evine doğru ilerledik; Tanya ve Eleni’nin evlerine...Şehir mütevazi, koşmayan, günün tadını çıkaran, denizin güzelliğini ve sükuneti koruyan havası ile bütün yol yorgunluğumuzu aldı. Elimizde soguk kahvelerimizle (frappe:);


Ertesi gün, konserimizin olacağı Mylos Club’e geldik. Eski bir fabrikadan çok şık bir konser mekanına dönüştürülmüş akustiği güzle mi güzel bir mekan; http://www.mylos.gr/. Uzun süren yorucu bir soundcheck’in ardından her notayi pür dikkatle dinleyen sessiz bir seyirci kitlesine çalmaya başladık. Onlar sessizleştikçe biz de sessiz çalmaya ve yavas yavas yükselmeye başladık. Onlar da yükseldi biz de...Derken yüksele yüksele konserin sonuna geldik J Seyircinin bu kadar dikkatli dinlemesi ve sadece sahneye konsantre olması bize en mutlu eden şeydi Selanik'te... Bir daha kesinlikle yolumuzun düşeceğini hissettirdiler bize. Gece 02:00 de biten konserin sabahi 06:00 da Atina trenimiz olduğundan hemen evlere uykuya gittik. (aslinda menejerimiz öyle saniyor o gece kimse uyumadi).
Bu yolculuğumuzda bize trompetçi arkadaşımız Serkan Emre Çiftçi eşlik etti. Daha önceden Nepal yolculuğunda tanıştığımız fotoğtafçı arkadaşımız Alper Elitok davetimizi kırmadı ve Yunanistan yolunda fotoğrafları ve gülücükleri ile bize eşlik etti.

Atina

Sabah uykulu ve şapşal halimizle trenimize vardık. Herkes koltuklarına dogru ilerlerken farkettik ki herkesiin yerinde başkası oturuyor: “hanımfendi sorry but that is my place and i have ticket for it yahu” gibi sesler yükseliyordu Gevende ekibinden. Sonradan öğrendik ki Yunanistan trenlerinde biletli sisteme geçeli 6 ay olmuş ve insanlar hala buna alışamamış. E gönlümüz el vermedi onları yerlerinden kaldırmaya, kah restoran kah vagon aralarında sohbet ede ede 7 saat sonunda Atina’ya vardık. Vardıktan 2 saat sonra souncheck ve akşamında da konser. Bayılacaktık, bu konseri nasıl hangi enerji ile vereceğimizi bilemiyorduk..Yine uzun süren yorucu bir soundcheck’in ardından bitmiş bir şekilde konser saatine kadar sızdık Atinali arkadaşlarımızın evinde.

Konserin olacağı Omonia bölgesi Atina’nin Cihangiri, Firuzağası gibi bir bölge. Ama daha çok aktivist anarşist ve komunistlerin yaşadığı ufacık ama güçlü özerk bir yer gibi. Yavaş yavaş konser salonuna doğru ilerledik. Bizden once Sugah Galore ve Night on Earth isimli iki Atinalı grup sahne alıyordu. Onları da dinledikten sonra kulisimizde hazırlanıp sahneye doğru yolumuzu aldık. İçerisi gerçekten çok doluydu. Çıkarken öyle bir enerji verdiki seyirci, günün ve bir önceki günün bütün yorgunluğu üzerimizden eriyip gidivermişti. Konser güzel olacaktı, hissetmiştik. Seyirciler, sessizlik içinde, konsere başlamamızı bekliyorlardı. Hiç ses yoktu, seyirciler birbirlerini “hişşş sessiz sessiz” diye uyarirken başladık çalmaya...Bitene kadar bütün seyirci sevişmiştik..Hiç beklemediğimiz, inanılmaz bir enerji vardı içerde.Tekrar teşekkürler kendilerine... Konser ertesi, bir daha yine geleceğimizi öğrenmemiz bizi ihya etti doğrusu..En kısa zamanda tekrar Atina’da sahne alacağımızı bilerek tekrar duraksiz Istanbul yoluna doğru koyulduk..Bu sefer 22 saatlik bir yolculuk vardı önümüzde.
“Haydi bas gaza Yorgo bey” diye diye esenler otogarında bulduk kendimizi.






31.10.07

Amsterdam

Terschelling Oerol Festival

Ve işte Amsterdam; köy kasaba havasında kozmopolit şehir. Bünyesinde 167 farklı ulustan insanı barındıran bu şehir, dünyanın en multi-culture şehri New York’u da bu açıdan sollamış durumda. Öncelikle Farslılar ve sonrasında Türkler yabancı çoğunluğunu oluşturmakta.
İnerinmez önceden kiraladığımız ve 6 gün kalacağımız 1+1 apartotel tipindeki odamıza yerleştik ve hemen nehrin kıyısında buz gibi biralarımızı yudumlamak için yerimizi aldık.


Ertesi günü sabah erkenden, haritada çok zor gözüken, Hollanda’nın Batı Frisian Adaları’ndan biri olan Terschelling Adası’na gitmek üzere deniz kıyısına 3 saat süren bir yolucuk yaptık.


Ardından bindiğimiz devasa gemi ile 4 saat süren bir yolculuk daha gerçekleşti. Ve sonunda sanki bütün dünya ile iletişimini kesmiş ve adeta kendince orda bir yaşam kurmuş insanların biblo gibi kasabasına vardık. Bu ada normalde 1000 kadar nüfusu olan ama festival zamanında 20.000’e varan nüfusu ile meşhur.


Festival sadece bir müzik festivali değil, visual art-tiyatro festivali. En ilginç yanı, tiyatro etkinlikleri için hiç bir sahne olmaması. Festival adasının kendisi tamamiyle sahne olarak düşünülmüş. Ağaçlar, çimenler, ovalar...hepsi birer dekor.


Burda bahar geldiği zaman hayvanlar kafeslerden, ahırlardan çayırlara salınıyor. Hayvanların ilk dışarı çıktıkları zaman hisssettikleri o duyguya ''Oerol'' diyorlar. Festivalin adı da burdan geliyor.

Ada içindeki diğer yerleşim birimlerine bizikletlerle yolculuk yaptık. Hepsini gezemedik ama her biri farklı karakterler barındıran evler gördük. Her ev ayrı bir tasarım ve güzellik barındırıyor. Ada halkı çok sıcak kanlı, çok sakinler çooook !


Sahne zamanı yaklaşmıştı. Soundcheck zamanında kıyıya vuran dalgalar ve sesleri inanılmaz bir huzur veriyordu lakin soundcheck bittiğinde hepimiz şaşkına döndük: kıyıya dalga vurmuyordu, su yoktu ?


Gördüğümüz en büyük gel-git vakasına şahit oluyorduk. Deniz 200 metre çekilmişti. Bütün kayıklar yatlar karaya oturmuştu.


Konser saati geldiğinde çok sakin bir o kadarda pozitif enerji dolu insanlar konser alanını doldurmuştu. Aldık pozitif enerjiyi, yoğurduk yoğurduk geri gönderdik...onlar da geri gönderdi..Ne güzel bir alışveriş değil mi?






Amsterdam Roots Festival




Geldik en civcivli konsere. Sabah erkenden kalkıp Amsterdam’ın “world music” konseptli radyosu olan ''radyo 6'' ya doğru yola çıktık. Orada myspace’deki parçalarımızın arasında da bulabileceğiniz programa katıldık.





İkindi vaktinda sahne alacağımız Paradiso’ ya doğru yürümeye başladık; yürüyerek evden sadece 15 dk uzaklıkta. Paradiso, 70’lerden bu yana bir çok önemli konsere ev sahipliği yapmış Amsterdam’ın en önemli sahnelerinden biri. İçerideki akustik rasladıklarımızın en iyisiydi.
Sahne ve sahne arkası en ufak ayrıntıya kadar düşünülmüştü. Türk olduğumuz için Türk yemekleri yapılmış olması çok nasik bir davranıştı, çok duygulandık vallahi :) ...




Istanbulda Akbank Çağdaş Müzik günlerinde tanıştığımız ve çok sevdiğimiz bas klarnetci arkadaşımız Tobias Klein de bize konserde 2 parcada eslik etti. Ellerine sağlık Tobias (kendisi Portekiz konserinde de eşlik edecek bize, arkası yarın)




Konser görüntülerini buradan izleyebilirsiniz.
Konser sonrası Amsterdam’da yaşayan usta saksafoncu Oğuz Büyükberber’in visual gösterisi yaptığı bir partiye katıldık. Evet; bir dolap dolusu Heinekein birayı içtikten sonra. Sonra State Of Bengal sahneye çıktı...Çok sıkı rap-hiphop müzik vardı sahnede. Ahmet dayanamadı çıktı sahneye, ellerini bi zenci gibi sallayarak vokaliste “give me the microphone man come’on !! heeyy!” diye seslendi. Vokalistin mikrofonu Ahmet’e vermeye hiç niyeti yoktu, vermedi de..Ahmet de biraz dans edip üst kata çıktı :) ...

Londra

Londra 15 Haziran 2007
Orient Express Session Archola Theatre

Cuma sabahı İstanbul Atatürk Havalimanı'ndan uçağımıza bindik ve iki buçuk saat sonra Londra'ya geldik. İlk başta, uluslararası alandan geçmeden önce, ingiltere'nin ciddi ve bir o kadar da sert olan yönüyle karşılaştık... Pasaport ve vize kontrolu için girdiğimiz kuyrukta yarım saat sorgulandıktan ve 2.5 saat bekletildikten sonra vizelerimize geçiş için damga bastılar. Ama okadar sert bir tavır vardıki bir an için ''beyler geri dönüyoruz galiba'' dedik.
Her şey o sarı çizgiden sonra başlıyormuş aslında. Bir iki adım sonra bir anda serin ve hafif bulutlu güzel bir havayla araba yolcuğuna koyulduk. Havaalanı'ndan 1 saat uzaklıktaki Arcola Theatre'a vardık.
Birde baktık ufak bir Eskişehir esintisi geldi; Eskişehir'den tanıdığımız arkadaşlarımız bir anda çıkıverdiler. Geceki konser öyle pek de beklediğimiz bir platformda gerçekleşmedi açıkcası.İnsanlar müzik dışında herşeyle ilgileniyordu ama arada pür dikkat müzikle ilgilenenleri de pas geçmemek gerekir.



London Pulse Festival

Ertesi gün kahvaltıdan sonra kendimizi Londra sokaklarına atıverdik. Thames nehri cevresinde ve South bank civarında ufak bir tur atmaya başladık, derken Viola Ömer bir anda ağzındaki pizzayı umursamadan Jhouuhn Looucck diye birşeyler söylemeye başladı.



LOST manyağı Viola, sokakta Lost dizisinin önemli karakterlerinden Terry O'Quinn (namı diğer John Lock) ile karşılaştı. Tabiiki hemen bir turist olarak görevimizi yerine getirdik ve fotoğrafımızı çektirdik. Meğer kendisi de bizi severek dinliyormus J Ne söyleyelim gerçekten çok karizmatik adam.


Ardından Dali müzesi...Kendisinin 500’e yakın master eserini görmek bizi hiç tahmin etmedigimiz kadar heyecanlandırdı.
Sonrasında festival alanına doğru ilerledik. Gerçekten şahane bir yere sahne kurmuşlar; Thames Nehri kıyısında, arkamızda Big Ben..O lalal lala !



Festival grupları genelde Brit-Rock akımından çok etkilenmiş Balkan gruplarıydı. Bizim sound biraz temiz kaçtı onlara göre J Konser sonrasında İskoç barlarına gidip buz gibi birlarımızı içtikten sonra İrish Pub’lara takılıp Irlanda’nın geleneksel kapkara birası Guinness yudumladık...


Açıkcası Londra müzikal olarak bizi hiç heyecanladırmadı, tabi bunda iki günde iki konser vererek yorgun düşmemizin de etkisi çok oldu.

26.10.07

Sulukule (Çelik Çomak Video Klip)


Oyuncular

Nadir Sarıbacak
Gülin Kılıçay
Aziz Danacılar
İsmet Küçüktarı
enes Kabakyetiştiren
Semih Çetiner
Selim Soyer
Tolga Hızlıgitmez
Musatafa Ali Hallaç

...................................................................................................................

Yönetmen & Senaryo: Tolga Karaçelik
Kurgu: Cengiz Karadağ
3D Fx : Fehmican Gözüm
.....................................................................................................................

Çekim Ekibi

İlke Yücesan
Doruk Kaya
Okan Kaya
Ahmet K. Bilgic
Fehmican Gözüm
Onur Koçak
Osman Akyüz

Çok Teşekkürler
Cem Adıyaman, Burak Yıldırım, Ercüment Çavluer, Kardaş Divanoğlu, Belgin Divanoğlu,Göksel Beyoğlu, Aykut Mutlu, Çelebi Yemek, Atalay Yeni, Sabrina Cerri, Asım Hallaç, Hasan Küçüktarı,Feyyaz Hallaç,Mustafa Gökce "Studyo5"

-----------------------------------------------------------------

Tolga'nın "size klip yapmak istiyorum " demesiyle başladı herşey ve "yalnız set ekibim filan yok, param da yok, hepbirlikte halledeceğiz" demesiyle devam etti. Çekim gününden bir hafta öncesinden Sulukule’ye (Neslişah Sultan Mahallesi’ne) ziyartelerimiz başladı. Mahalleli zaten bizi 40 gün 40 Gece Sulukule etkinliklerinden az çok tanıyordu. Kahvede mahallenin en politik en dişli abisi Asım Abi ile çay içmekten sokakta tek kale maçlara kadar baya bir zaman geçirdik.
Oyuncular seçildi, mekanlar seçildi...Orası çok gerçek ve bu gerçekliği kameradan izleyicilere yansıtmak için sektördeki insanların prodüksiyon dedikleri, sağlam bütçeli bir oluşuma ihtiyacımız vardı.




Uzun uğraşlar sonucu ufak bir prodüksiyon ekibi ve gerekli malzemeler bir araya getirildi. Jimmy jeep, ışık ve iki kamera J. Bu arada jimmy jib demişken, operatörü Aykut abi, mahallede büyük bir taraftar kitlesi topladı. Aykut ağabey'e "cimcime!!!! kaldır şu aleti de boyunu görelim kıııız!!!" gibi yaklaşımlara tanık olduk. Sulukule insanında böyle bir durum var, lakap takmazlarsa olmaz; şişman arkadaşlarına bile hiç acımadan Ekmek Aptalı ! diye seslenebiliyorlar.

Ve bizim için büyük gün geldi.Çekimler başladı. Kavgalar, düğünler, şaşkınlıklıklar, gerginlikler, bağırmalar, sinir krizleri,
ordaki insanlarla yaşadığımız samimi anlar, güzellikler içinde çekimleri bitirdik ve bittik.

Bu çekimden şunu anladık. Çocuklarla çalışmak çok zor, sulukulede çalışmak zor, parçalı bulutlu havada çekim yapmak zor. Üçü birleşince daha da zor. Ama çok EĞLENCELİ idi.






Çocuklar.....

Uzun zamandır bu kadar çocuğu bir arada görmemiştik. Onlarca çocuktan bahsediyorum. Sürekli yenileriyle tanışıyorsun. Artık tek tük gördüğüm çocuklara hiç benzemiyorlar. Kendilerini sevdirmeyi bırak, boynuna sarılıp öpecek kadar rahat ve ellerinde ne varsa paylaşacak kadar zengin gönüllüler.


İsimlerimizi 5 dakikada öğreniverdiler. "Okan abi beni kucağına al, Ahmet abi beni de öp, Tolga abi şuna bişey söyle", sık sık duyduğumuz cümleler. Baya bi şaşkına döndük. Başlarda ne isteseler olur dedik ama çok geçmeden bunun imkansız olduğunu anladık.Birine kamerayı verdinmi diğer yirmisi "bende bende" diye akın ediyor:" Ona verdin, bana niye vermiyon. Bi saniye tutcam ya ne olur" diyip kendini yere atanlar mı dersiniz, objektiften bakabilmek için aralarında tekme tokat kavga edenler mi.


Birini kucağına aldınmı, gözlerinin içine bakan bi beş tanesini de alacaksın, başka çaren yok. Çekimi sabote etmekle tehdit edenler bile var. Ara sıra sinirlerimiz gerilmedi değil. Bi baktım Gökçe Leylek lakaplı bi çocuğa bağırıyor.

-" Lan, napıyosun sen! Vurulur mu öyle!"





Gökçe bunları söylerken yerde bir kız çocuğu kıvranıyor. Sonradan öğrendik, Leylek bunun sırtına basıp kollarını çekiyormuş. Başrol oyuncumuz Aziz, tavır ve tarzıyla hemen ötekilerden sıyrılıyor. Mohavk saçları, akıllıca lafları ve kabiliyetleri hemen dikkat çekiyor. Aynı zamanda otuza yakın köpeği var, tam bir köpek delisi; onların yaralarını bile iyilestirmek kendi yöntemleri ile tedavi ediyor. Diğer bir yanda Leylek. Bileğim kalınlığındaki bacaklarına rağmen herkese kafa tutuyor. Tam bir sevgi açı, sürekli kolunda bacağında. Olmadığı zamanlarda birileriyle kavga ediyor zaten. Ya sevgi ya şiddet, arası yok. 5 yaşındaki Saime, dikkat çeken diğer isimlerden. Mahallenin kontesi gibi takılıyor kendileri. O da hırçın ve kavgacı. Enteresan olan, diğer çocukların Saime'yi bir şekilde hoş görmesi. Sanki dokunulmazlığı var. Ne onu koruyacak bela bi abisi ne de terör estiren bir babası var. Küçük abisi Mustafa Ali de sevgi böceği bir çocuk. İkisi birlikte kucağımızdan inmiyorlar.Derken bir başka çocuk çıkıyor karşımıza. Ejderha desenli röpdöşambırı ve meybuz yemekten kıpkırmızı olmuş dudaklarıyla bir kız çocuğu gibi davranıyor. Diğerleri ona"karı gibi" diyor zaten. Onun da bu söylenenlere pek bi itirazı yok. Şuan çok mutlu ama onu zorlu bir gelecek bekliyor. Çekimde yer almayan çocukları oyalamak için şarkı yarışması yapıyoruz. Hepsi öne atılıyor.

-" Ben. Önce ben. Abi ben bi arkadaşı alıp geleyim mi. Abi bak şunun sesi çok güzel."
Kızlar sanki yarışmanın haberini önceden almışlar.

Bazen kadraja girmemesi gereken çocuklar oluyordu. Şeker alıyoruz, sonra seni yalnız çekicez, haydi bak annen çağırıyor, aa bak burda ne varmis... gibi kandırmacalarla ne kadar kadraj dışına çıkarmaya çalışsak da başaramadık. Taaki yönetmen Tolga'nın
"-çocuklar pesfektifi bozuyorsunuz ve devamlilik da aksıyor" demesine kadar. Bir anda herkes kameranın onunden ayrıldı, - tamam ozaman Tolga abi dedi...:)












1.4.07

Nayu Klip Hikayesi

27 Eylul - 27 Aralık 2006

Sonunda çek cumhuriyetindeyiz. Nayu'nun gerçek anlamda çalışma masasına yattığı hafta 27 eylul ile 2 ekim arasında bi yerde. Ama daha öncesine gidipte ahmetle okanın istanbulda bana geldiği gün onlar açısından proje ile ilgili çalışmaların ve fikirlerin ilk başlama tarihiydi. O tarih Temmuz ortasına denk gelse,tam kestiremiyorum tarihleri.Fikir ilk gerçek kesekağıtlarından, çöpten toplanan kartonlardan, ucuz kalite saman kagitlarindan butun animasyonu yapmakti. Burcuyla calismaya oturdugumuzda hersey cok zevkliydi, birkac sahneyi hemen ilk haftadan taslak olarak bitirmistik bile.Ama hesaba katilmayan gercekler vardi. A3 boyutunda sahneler hazirliyorduk ama elimizde A3 scanner yoktu. Sonra araya tatil girdi.



27 Eylul'e tekrar donus. 27 eylul ucak biletinde yazan tarih. Ama nayu daha sonra basladi. En son izmir'de Burcuyla storyboard'u bitirdik. Sabah 6, yada 7 en erken uyuma ortalama rakamlarina ulasmisti. Ama Cek Cumhuriyetine bitmis bir storyboard'la gitmek guven vericiydi.

Belki biraz da hikayeden bahsetmek lazım. Ahmet'le konuşuyoruz, Eskişehir'de bir gece,Carpe Diem'de bir masa. Abi yapmalıyız, birşeyler ve birlikte. O günden bugune geldik. Gevende albüm hazırlığına girdi ve sonunda birlikte ortaya koyabiliceğimiz bir proje oluştu. NAYU klibi. O güne kadar kafamda Gevende için birçok hikaye vardı. Daha doğrusu aklıma gelen hikayelerden birkaçı -işte bu gevendelik- ti. Ama iki üç hikaye bütünlemesine gidildiğinde baktım ki o hikayeler NAYU'yu içeriğiyle tam olarak yansıtmıyordu. Her nasılsa yazın Istanbul'da bu hikaye bir gecede çıktı. Ancak gelişim süreci çok uzun sürdü. Hikaye gün geçtikçe hafif hafif gelişiyordu, diğer yandan da storyboard ilerliyordu. İçinde yaşadığımız dönemde köklerimize olan uzaklığımız ve uyur gezer halimize Gevende'nin çocuksu tarafından bakmak gerekiyordu. Burcu ile Zlin'de çok fazla tasarım yaptık, scannerımız yoktu hala. Fotoğraf makinesi ile çekip editlediğimiz birçok imaj var klipte. Ama bu tip aksaklıklar bu klibe güzelliğini verdi bence. Fırsatsızlıklardan yakalanan bir doygunluk. -A bu shot'ta bitti- diyip gülümsediğimiz geceler,yada sabahlar bizi projeye bağladı.

Ekim geldiginde okuldan final projesinin sunumu ve ön hazırlıkları istendi. Gayet sıkısık bir zamana donustu. Burcunun da Famu'da sorunlari basladi. Her haftasonu 5 saatlik Prag-zlin eziyeti.Ama egleniyorduk. Gercektende Nayu ve yavas yavas oturan klibin gidişi bizi mutlu etmeye yeterdi. Neyse Klibin teknigi hakkinda konusmak lazim belkide. Bi tuvalet kagidi bütün layoutlarda kullanildi. Her sahnede tuvalet kagidindan parcalar kesilerek daglar,gokyuzu ve yer olusuturduk. Daha sonra yine farkli kagitlardan kopartarak, keserek ve cizerek karakterleri ve sahnedeki mekanlari oturtmaya basladik. Klibin animasyonlarini after effects'te yaptim. Her animasyon 12 fps ile yapildi. Kare kare. Bu teknik bi anlamda Digital Cutout. Geleneksel cut-out kameranın hemen altinda gercek kagit karakterlerden ve istediginiz taktirde layer mantigi ile kurulmus cam mekanizmasi uzerine yerlestirilmis yine kagit-kesim arkaplanlar ile yapiliyor. En buyuk dezavantaji geri donusu yok. Basladiginiz shotu bitirdiginizde gordugunuz bir yanlis sizi tekrar bastan cekmeye goturecektir. Neyse bu ayrinti uzun oldu ama Cut -out teknigi hakkinda bikac sey soylemek istedim. Ayrica Turkiye'de de yavas yavas bu teknik yayilmaya basladi.

Kasım ayı zorlu bir aydı. Final projesi, nayu'nun yetiştirilme stresi,ekonomik sorunlar, bir sandalyede saatlerce oturmanin verdigi agir içsel sorgulamar ve bel agrisi. Bazen gecenin 4'ünde MSN'de birileriyle konusabilmek icin neler vermezsiniz. Proje gercekten verdigi mutluluk kadar kendinizle bukadar uzun süre yalniz kaldiginiz ve dışarıda güneş ve yeşil dururken siz içeride digital bir ekranda saatlerinizi harcadiginiz icin, sizden de alıyordu. Burcu 27 Kasım'da Turkiyedeydi. Ama bu yoğunlukta Klibi hiçbirzaman bırakmayıp tüm tasarımları yapmış ,tüm çizilecekleri çizip'te gitmişti Burcu. Bu yüzden geriye kalan sadece animasyonları bitirmekti.

Aralık geldi .Sahneler yavas yavas bitiyor, Michael Carrington destegini eksik etmiyor ve hemen evin karşısındaki ağaçlar hala elma vermeye devam ediyorlardı. İşte belkide bu güzel bi nokta. Bu proje doneminde keşfettigim en guzel seylerden biri de yeni toplanmış elmaları küçük küçük parça parça kesin ve bi kapta tuzlayarak karıştırın.Erik tadı veriyor. Burada erik yok. Acaba dedim bi an, guzel ambalaj hazır tuzlanmış, elma oldugu belli olmayan bi kesimle erik diye satılabilir, neden olmasın. Yavaş yavaş proje bitiyordu. Inanmiyordum, inanamiyorduk. Ekim ayinda henuz elimizde birsey yoktu ve dusunceliydik, zamaninda yetistirebilmek. Hernekadar gevendeyle bu konuda çok konusmus olmama ve hernekadar her zaman bu zamani bana birakmis olmalarina ragmen gene de benim kafamda bi son tarih vardı, olmaliydi. Final projesi için en geç ocakta baslamam gerekiyordu ve iki proje ayni aynda yuruyemezdi.



Aralık guzel ay. Benim dogum gunum, Burcunun dönüşü,guzel denemeler. Ve projenin son renderini Burcuyla Prag'ta aldik. Almaya calistik daha dogrusu. Benim bilgisayarim render veremiyordu. Ya ses yoktu yada goruntu. (Bugün 27'si ve bu yaziyi duzeltirken rastlayip yazmak istedigim "benim yeni öğrendiğim" bilmeyenlere gerçekten yararlı olucak bir bilgi --NTFS - FAT32 farklılıklarının en önemlisi Fat32'nin sanırım 4gb yukarısı yada tam olarak bilmiyorum ama dosya boyutlarında sınırlaması olduğu. NTFS ise yüksek dosya boyutlarını desteklemekte. Bu demek oluyor ki eger projenizi rendera bırakıyorsanız ve "no compression" ise size NTFS bir disk gerekmekte. FAT 32 üzerine render vermiyor. :) Bu benim yeni belki biçoğunuzun çoktan bildiği birşey. )


Bugun 3. ay bitmiş. Klip'te bitmiş. Ahmet'ten aldığım mail, onlarında en az bizim kadar klipten memnun olduklarını gösteriyordu ve bu kafamızdaki tüm yoğunluğu bir anda dağıttı. (Not bugun 27 Aralık değil, 26'sı,sadece tam 3 ay olduğunu göstermek için 27'si yazdım. Küçük yalan. Hepimize mutlu,güzel bi yıl.Sevgilerle

Artı Not : Klip tam olarak 2007'de bitiyor, yanlis anlama olmasin :) )

29.10.06

Çatıdaki Gevende -Türkiye

Olm gidiyoruz, evet evet gidiyoz len ! anaaa...

Cebimizdeki para yetecek mi,
oralar şu anda güvenli yerler mi,
aşı yaptırmak gerekiyomuymuş,
hangi enstrümanları yanımıza alsak,

orda aletler pahalı mıdır acep,
o kadar büyük çantaya gerek var mı,
heryerde su buluruz herhalde di mi,
her yemek yenilebiliyormuymuş,
aynı yolu batıya yapsak Amerika'ya varmıyoz di mi
okyanusta kalıyoruz,dönüşü nasıl hallederiz,
albüm kayıtları tamamen bitmeden gitmek pek akıl karı değil galiba,kameramız bozuldu diyelim,ne halt yicez,sadece sandalet yeter heralde,dil problemi çeker miyiz ki,pasaportu kaybettik diyelim nolur,çantaları incik cıncık arıyorlar mıdır acaba sınırlarda,
tapınakta çalmak istesek izin verirler mi ki,bizim cepler orada çalışıyor mu, kaç kontör gidiyordur ki,ben çok sevip de oraya yerleşmekten korkuyorum galiba ?
bla bla bla...
Tüm bu sorularla ve hiçbir sorunun cevabından emin olmadan çıktık yola.
Zaten kesin bir cevap verebildiğinizde ne yolculuk sizi heyecanlandırıyor, ne yolculuk heyecanlı oluyor.Coğrafya derslerinden, kitaplardan, televizyonda verilmeye değer bir haber niteliği taşıdığında (savaş, çatışma vb.) ekrandan, gazetelerden ismini resmini görüp bildiğimiz -ve büyük bir yanılgıyla bildiğimizi zannettiğimiz- yaşamın asla tekdüze bir rahatlık içinde sürmediğini sezdiğimiz o ülkelere doğru yola çıktık:
İran – Pakistan – Hindistan – Nepal

İlk başta kulağımıza Nepal'e varış rotası gibi geldi, ama daha Van Gölü'ne varmadan her ülkeye karışacağımıza, oraların bizi etkilemesine izin vereceğimize, ve “o ülkeden de geçtik”ten daha fazla şey söyleyebileceğimizi sezdik.
TransAsya Express'ine doğru yöneldik gece 3'te, nacizane sessiz sevgili Eskişehir sokaklarından. Hala nasıl taşıdığımıza inanamadığımız eşyaları bir bir tıkabasa yerleştirdik, başladık sonra çuf çuf gitmeye...Yola alıştıktan 1-2 saat sonra “eee?” dedik; Carpe Diem'den yolluk olarak verilen şaraplar açıldı, kompartıma

nın kapısı kapatıldı, ses-video kayıtlari hazırlandı, bütün gezi boyunca bize eşlik eden Atalay da odanın tepesine çıktı (kadraj yakalıcakmış beyfendi:) ve başladık çalmaya. Trenin tıkıt tıkır seslerini ritm olarak duyup ona eşlik ettik felan demicez tabi; baya bi gürültülüydü tren, az duyduk birbirimizi sonrasında alıştık, çaldık da çaldık...

Vangölü'nü feribotla geçeceğimiz Tatvan'a yaklaştıkça nedense heyecan daha da artıyordu,trenin beklemesini fırsat belleyip hemen Tatvan'nın çarşısına kaçıp mis gibi et yemeklerimizi yedik. Feribot gecikme yapinca cıbıl cıbıl Van Gölü'ne girdik, himmm mis gibiydi su miss...Gemiye binerbinmez Pek yine ensturmanlar çıktı, tanıştıpımız birsürü güzel İran insanlarıyla çalmaya başladık, güneş batışına doğ
ru...Gölü 4 saatte geçmemiz şaşkınlık yarattı; amma büyükmüş be, yuh, olm deniz gibi lan,vaayy..gibi sesler yükeliyordu gemizden :)

Şeker mi şeker İran kızı Arshia bize İran çocuk şarkıları söyledi, biz de kaydettik güzel güzel...
Gölü geçtikten sonra Tebriz istikametinde sınıra doğru devam ettik;,

28.10.06

İran

Pers ülkesindeki ilk durağımız Tebriz'e vardığımızda, oranın eski bir Türk kenti olduğunu, Azeri Türklerinin yoğun olarak yaşadığını, İran Hükümetleriyle hep bir pürüzlerinin sürdüğünü ve Türkiyeliler'i çok fazla sevdiklerini zaten trendeki İranlı yolculuk arkadaşlarımızdan öğrenmiştik. İstanbul'da tanıştığımız Cavit Murtezaoğlu'nun (-ki kendisine “İran'ın Cem Karaca'sı” deniyor) yardımıyla, onun müzisyen yeğen ve kuzenleri bizi karşılayıp, Tebriz'in yerel müzisyenlerini biraraya getiren müzikli bir ev toplantısı düzenlemişlerdi. Biz hani öyle bi evde buluşup çalar takılırız diye düşünürken,bi baktik ki evde sahne amfileri, davullar, mikrofonlar, mikser vs.. kurulu bizi bekliyolar. Tar, kopuz, def,saksafon.. çalan birsürü müzisyen. Gittiğimiz ev de öyle böyle degildi he, baya bildiğin villa. Beraber çalmaya başladığımız ilk dakikalardan sonra 20 dakikayı aşan parçalar çalındı söylendi; azeri türkülerinden bizim parçalara kadar. Özellikle azeri vokal Muhammed ve tarcı Cengiz, bambaşka renkler kattı müziğe, uuuu dedik :)

Marco Polo'nun ipek yolu rotasında giderken devamlı olarak ugradığı ve adını verdiği kahvede bol bol çay içerek, insanlarla tanışarak günümüzü geçirdiğimiz Tebriz'den İsfahan'a dogru yola çıktık.İsfahan'da ünlü gezgin hosteli Emir Kebir'in avlusunda, Arjantinli bir akerdeoncuyla, İranlı cabbar abi ve amcaları eğlendirerek - ve tabi ki çok eğlenerek - ; bunun yanında 33 kemerli Si-es-o-pol Köprüsü, ilginç akustik özellikli İsfahan Cuma Camii'ni gezerek geçti İsfahan'daki birkaç gün. Araplar her yerde arap, bi insan dakikada 18 kere "ya allah" dermi kardeşim...


Gittiğimiz tarih İranlı Şii'lerin 12.imamı bekleyişini kutsayan özel bir güne denk geldi. Mehdi'nin gelecegini ve onları kurtaracağına inanıyorlar ve bunun için yürüyüş düzenlenmişti, binlerce kadın,çocuk sokaklardaydı;


Gençlerin çoğunda hep bir Türkiye özlemi var; Turkiye çok güzel, orası özgür bi yer, burda çok baskı var üzerimizde, sokakta kızlarla konuşamıyoruz vs... Sokaklarda ahlak polisleri var. Mesela Okan ve kameramanımız Doruk gecenin köründe hostelden şortla çıkıp bakkala gitme gafletinde bulundular, bütün trafik durup korna çalmış laf etmiş herkes. Gercekten de sokakta bir kıza bi sey sormaya kalksaniz ahlak polisi ordaysa sizle ilgilenmiyor bile kız, çünkü yasak. Mesela alkol kullanmanın cezası kırbaç/hapis gibi... Anlamakta çok zorlanmadığımız, bizden çok da uzak bir kültürleri olmayan İran'dan çıkışa doğru, Zahedan'a doğru ilerliyoruz. Gezi asil burdan sonra farkli bir renk alıyor.

27.10.06

Pakistan


İran'ın orta noktası İsfahan'dan, Pakistan'ın Taftan Çölü'nden sonraki ilk kenti Quetta'ya kadar, 35 saatlik “bize bişey olmaz” adlı yolculuğumuz gerçekten de birşey olmadan, hatta çöl kısmı şaşırtıcı derecede eğlenceli geçen bir otobüs yolculuğuydu.Otobüsteki insanlarla çok kısa bir sure içinde kaynaştıktan sonra başladık sohbete, eğlenmeye;

Otobüsün çok neşeli Afgan sahibi Murtaza'yla gülüş cümbüş vardık Beluchistan Eyaleti'ne bağlı Quetta'ya, gün çoktan batmışken...Gün doğdu ve biz, bütün yolculuğa damgasını vuracak “rikşav” gerçeğiyle, Pakistan'ın biraz tozlu biraz renkli sokaklarında ilk kez karşılaşmış olduk. Türkiye'de triportör ya da pırpır denen, burda taksi haline gelmiş; ruh halinize göre arılara, yol böceklerine ya da yapışkan sineklere benzetebileceğiniz; 30 saniyelik pazarlıkla 100 rupiden 15 rupiye anlaşabileceğiniz; trafiğin yüzde yetmişini oluşturan(ve karıştıran); Hindistan'da bisikletli haliyle tanıştığımız, el mahkum çokça kullandığımız taşıtlardı rikşavlar.Quetta'da çok fazla El-Kaide yanlısı var. Pakistan'da Türk ve Müslüman olduğunuzda akan sular duruyor, sevgi yumağı ile karşılanıyorsunuz ; ooo we love Turkiye loveee ! O arkadaslardan biri mesela, kendisi sıkı El-kaide yanlısı;

Quetta'da 2 gun kaldıktan sonra istikamet sabırsızlıkla beklenen Sufi memleketi Lahor'du. 400 senedir hic aksamadan her perşembe yapılan Sufi geceleri...Lahor'da hostel ararken şansımıza Lahor'un müzik ve tv camiasi içinde yer etmiş, süper bi adama denk geldik : Malik ! Kendisi zaten butun gezginler tarafindan biliniyor, Lonely Planet bile bahsediyor.Daha önce gazetecilik, televizyonculuk yapmış, Nusrat Fateh Ali Khan'ın arkadaşı (hatta düğününde söylemiş), gezgin gençleri çok seven, konukseverliği en az bizim kadar güçlü ve içten olan Malik Shams'ın, kendi evine yönlendirildikten ve yerleştikten sonra, Pakistan'ı hep güzel hatırlatacak bir dizi güzel gün geçirdik.Sufi gecelerini yazıya dökmeye çalıştık daha önce ama olmuyor, anlatılmıyor...gezinin doruk noktasıydı çünkü. Sonrasında Malik abimiz bizi Pakistanin yerel müzisyenleri ile buluşturan bir gece düzenledi kendi hostelinin terasında. Çaldık da çaldık, dans ettik de ettik.


Hiç bir aksilik çıkmadan devam eden yolculuğumuzun Pakistan kısmını bitirmek uzere Amritsar-Hindistana dogru yola çıkıyoruz. Çok çok sevdik Pakistan'i, Cive Pakistan !


26.10.06

Hindistan

Güzelim Pakistan'dan sonra Amritsar sınır kapısından Hindistana giriyoruz. Girdiğimiz anda bi kalabalik,bi koşturmaca, bi gürültü...lan durun daha sınırdan yeni gectik, bi alışalım. Pakistan-Hindistan sınırı hergün saat 17:00'da resmi bir törenle kapaniyor. Aynı stad gibi düşünün, ordata Pakistanlı ve Hindistanlı askerler resmi geçişlerini yapiyolar ve tribünlerdeki bincelerce insan da bagiriyor;
Hindustaaan !.. Pakistaaaan !.. Maç gibi, evet aynen maç. tek fark sonunda kimse kazanmıyor :) Sonuç 1947'de belli olmuş zati.



Amritsar, Sigh'lerin memleketi. Sigh, Hinduizm ile İslam'ın karması bir din. 1.2 milyar nüfuslu ülkede sadece 18 milyonlar ama uzay teknolojisinden tarıma kadar ekonomiye yön veren bir çok sektörde başı çekiyorlar.Hançer kutsal maddelerinden biri ve genelde her Sigh bir yerinde mutlaka taşıyor, vucutlarındaki hic bir kılı kesmiyorlar...Amritsar kutsal şehirleri, Altın Tapınak bu şehirde. Planımız Altın Tapınak'ta iki gün kalmak, hayde gidiyoz bakalim;
Tapınakta iki gün kaldıktan sonra başkent Delhi'ye doğu yola çıktık, her geçen saat Hindistan'in büyüsünü daha kaçırıyordu...Gürültülü, bol curcunalı, renkli, müzikli, rahat ve uzun bir tren yolculuğu bizi bekliyordu. Garda Okan kendine arkadaşlar edindi;
Tren yolculuğu sırasında bir tıp hocasi ve onun öğrencilerine denk geldi, birisinin doğum günüymüş, doğum günü müziği yapalim diye çıkardık aletleri, sonrasında hint pop şarkılarından bizim 9/8'lik oynak parçalara kadar çaldık hepberaber;
Delhi'ye ulaşıp bütün dönüş uçak,katmanduya gidiş otobus vs.. biletleri halledildi,önce Taj Mahal'in bulunduğu Agra'ya sonra da kutsal Ganj nehrinin bulunduğu , ölülerin yakılıp küllerinin nehre bırakıldığı şehre, varanasi'ye geçtik.
Varanasi; Fotolardaki görülen tüm ateşlerde ölüler yanıyor. Karma felsefesine inandıklarından dolayı ölüm, yemek yemek kadar normal. Ağlama yok, hüzün yok...
küller kutsal Ganj'a dökülüyor...Varanasi'den kiraladığımız bir münübüs ile Nepal sınırına doğru ilerliyoruz, evet evet orasi cennet gibi hissediyoruz...

25.10.06

Nepal

Nepal sınırına girerken 500 metre kadar olan uluslararası alanı yürüyerek geçmek durumundasınız.Ahmet gaza gelip baya bi yürümüş, hiç vize mize kimse bişiy sormadı adama, Nepal'den geri gelip vizesini aldı :) Nepal'e girdiğimiz anda hava, atmosfer, görüntü herşey değişti birdenbire... Cennet gibi bir yol bizi bekliyordu. Otobusun üstüne çıkıp 8 saatlik şahane Pokhora yollarına verdik kendimizi, burun burdan yakın ;




Kayik kiralayıp gölün ortasındaki tapınağa giderken bir grup Nepaliese arkadaşın saldırısına uradık :(
Pokhara'da kisa süren araştırnalar sonucu çslacağımız barımızı bulduk ve sahnemizi aldık; deri-ya ya dei-ya ya diye baardık hep beraber;
Daha bir çok fotoyu yakın zamanda burda bulabilirsiniz